Bir oyun kişisi: Yaşadığın kentte ufuklar daralıyorsa ve sen artık yaşamını kazanamamaktan korkuyorsan,çek git;çünkü Tanrı'nın dünyası geniştir hem enlemde hem boylamda.
     Başka bir kişi:İlacı yazdığını sanıyorsun;oysa aslında kötülüğün kendisini gösteriyorsun elinle!Eğer ülke bunca aşağılara düştüyse ,tam da çocuklarının onu derleyip toplamaya çalışmayıp,terk etmeyi yeğlemeleri yüzünden oldu bu.Ben,yakınlarımın arasında olmak istiyorum;sevinçli olduğumda sevincimi paylaşsınlar,umutsuzluğa kapıldığımda beni avutsunlar istiyorum.
   Birinci kişi:Vatan sevgisi,bir yaradılış zayıflığıdır yalnızca;gitme cesaretini göster;seninkinin yerini tutacak başka bir aile bulursun.Bir de kalkıp bana,insanın tüm yaşamını doğduğu yerde geçirmesinin eşyanın doğası gereği olduğunun söyleme sakın! Suya bak!Görmüyor musun nasıl da berrak ve güzel,ufuklara doğru koştuğunda;ve nasıl yapış yapış oluyor bir yerde durup kokuştuğunda!

  Gitmeli mi,kalmalı mı? Sanırım ben ikisi arasında bir yerlerdeyim.Lisedeyken arkadaşımla konuşurken hep başka bir ülkede yaşamak istediğimi söylerdim o ise burda kalmayı.Ben yozlaşan toplumumuzda,bilgisizliğin tavan yaptığı,araştırma hevesinin olmadığı bir toplumda yaşamak istememem,kimse istemez zaten.Hükümetler bizim yansımamız diyor bir kitapta,biz halk olarak ülkemizi geliştirmek,güzelleştirmek istemediğimiz için mi hükümetler ,hani diyoruz ya çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmak, kılını kıpırdatmıyor üstüne bir de satılıyoruz,eksiliyoruz.Atatürk'ün izinde bir arpa boyu yol...
   Önce toplumumuzdaki bilgisizliğin ve cahilliğin önüne geçilmeli,herkes bilinçlenmeli,konuşulmalı her şey açık açık ama karşı tarafın düşüncelerini küçümsemeden,eleştirmeli,eleştirilmeli ve en önemliside tepki göstermeli haksızlığa,ve sahip çıkmalı değerlere,ilkelere,toprağa,yüksek sesle düşünebilmeli,tarihimize sahip çıkmalı..
  Hani diyorum daha huzurlu,daha yaşanılası,daha mutlu bir Türkiye.
 Ben yolculuk yapmak kadar hiçbir olaydan zevk alamadım,başka şehirler,başka ülkeler hep çekmiştir beni ama dönüp dolaşacağım yer yine ülkem.Hiçbir yer kendi toprağım kadar güzel olamaz,ama şimdi değil,değil.

zaman: Cumartesi, Ekim 30, 2010 , 2 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

...Ve bu yarışı tartışmasız bir biçimde,bu toplulukların en küçüğü ve en ilginci önde götürüyordu her zaman;gerek Osmanlı İmparatorluğu'nda gerekse yeryüzünün geri kalanında insanların çoğunun varlığından bile haberli olmadığı bir topluluk:Sabetaycılar.1665 yılında İzmir'de kendini Mesih ilan eden Sabetay Sevi'nin uzaktan yandaşlarıydı bunlar.Sabetay Sevi,Tunus'tan Amsterdam'a,oradan Varşova'ya,bütün yahudi toplulukları arasında büyük bir ilgi uyandırmıştı;bu olaydan kaygı duyan Osmanlı yetkilileride ona iki seçenek sunmuşlardı:Ya Müslüman olacak ya da idam edilecekti.Ölmemeyi yeğledi ve dönemin tarihçilerinin dediği gibi '' sarık sarıp Mehmet efendi adını aldı''.Peşinden gidenler de hemen terk ettiler onu;kimi tarihçiler,bir çok Yahudinin ,bu yaralayıcı düş kırıklığı yüzünden bir mesih beklentisine sırt çevirip dünya işleriyle ilgilenmeye başladığını bile düşünüyorlar.
   1676'da öldüğünde,yalnızca dört yüze yakın Selanikli aile sadık kalmıştı Sabetay'a.Bu insanlar uzun süre din değiştirmiş anlamında ,Türkçe ''Dönme'' nitelemesiyle anıldılar;daha sonra da bu biraz küçümser tanımdan vazgeçilerek kısaca Selanikliler denildi.Bugün hareketli geçmişlerinden yalnızca çok bulanık anılar var bu insanların belleğinde;gerçek anlamda laik bir topluluk oluşturuyorlar;XIX. yüzyıl sonlarında da kesinlikle böyleydiler.
   Bu insanların üstünde duruyorum,çünkü onlar,farkında olmadan ama bütünüyle de raslantısal sayılamayacak bir biçimde,İmparatorluk topraklarında yeni düşüncelerin yayılmasında benzersiz bir rol oynadılar.Çünkü bir gün Mustafa Kemal adında bir çocuk-geleceğin Atatürk'ü- onların kurumlarından birinde,Şemsi Efendi adında birinin kurduğu ve yönettiği ilkokulda öğrenim görmüştü.Babası Ali Rıza,oğlunun eğitiminin geleneksel mahalle mektebiyle sınırlı kalmasını istememiş,ona 'Avrupa tarzı' eğitim verebilecek bir kurum aramıştı.
  Bu kıvılcım,güçlü bir ateşin başlangıcı olacaktı.

 *Amin Maalof/Yolların başlangıcı

zaman: Cumartesi, Ekim 30, 2010 , 0 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

Rüyamda Atatürk'ü gördüm,öğretmenimdi bana hırka hediye etti çok başarılı bir öğrenciydim o kadar güzel bi hırkaydı ki.Ne rüyaydı be.Bu Atatürk'ü ikinci görüşüm rüyamda..

zaman: Çarşamba, Ekim 27, 2010 , 2 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

ÇÜNKÜ,ÖYLE İŞTE

Bazen sebepsiz gelir mutsuzluklar.Çok aniden ve durup dururken ama aslında altında  yatan bi sebep olduğunu düşünürüm ,bulamam.Neyin var derler,canım sıkkın derim,neden diye sorarlar,çünkü öyle işte derim.Bilmiyorum belkide bu aniden gelen sıkkınlık halleri kendime itiraf edemediklerim,bastırdığım düşünceler,kabullenemediklerim,isteyip de elde edemediklerim.Hala bilemiyorum...

zaman: Pazartesi, Ekim 25, 2010 , 6 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

BU DA BİR BAKIŞ AÇISI

 Bugün okuldan dönüyorum otobüsteyim,bizim okulun otobüsü neyse işte ayaktayım,zor durumdayım.Arkamdaki iki erkek öğrencinin konuşmasını duydum.Biri diğerine ''otobüsler haremlik selamlık olmalı,kız otobüsü-erkek otobüsü o zaman daha çok sıkışırız,daha çok kişi biner'' dedi.Evet,dedi.

zaman: Perşembe, Ekim 21, 2010 , 16 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

İŞİM VAR,GÜCÜM YOK
   Okul başladı başlayalı üstüme bi yorgunluk giydim.Mide bulantısıyla okula gidiyorum baş ağrısıyla eve geliyorum.Dersler ingilizce anlatılıyor,sanki hocalar kafama yumruk atıyorlar,böyle sesler geliyor ama kelimeleri duymuyorum(umarım en kısa zamanda bu biter,yoksa boku yiyeceğim).Gerçi bu sadece hukuka giriş ve sosyoloji dersleri için geçerli,diğerlerini anlıyorum,aferin bana.Sonra okul yolları taştan.Yol git git git git...(abartmış olabilirim) bitmiyor ama ben bitiyorum,derse geç kalmak,çoğu zaman ayakta gitmek,otobüs sırası beklemekte cabası.Çok fazla kitap okumam lazım,eve geldiğimde tükenmiş oluyorum ama yine de direniyorum:P hal böyleyken daha yapmam gereken bir sürü şey varken ben de güç yok.
 Her neyse yarın okula Aziz Kedi geliyor,hem de sosyoloji dersimin olduğu saatte,girmeyeceğim derse tabiki.Yarın güzel olacak.Çarşamba ve cuma da güzel olacak.every thing is ok.

zaman: Pazartesi, Ekim 18, 2010 , 9 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

YOKLUK

   Hem maddi,hem manen yokluk koyu,uyumsuz renklerle ve sonsuz,biçimsiz şekillerle korkunç bir portre çiziyor,yere göğe.Kırılmış düşünceler,incitilmiş kalpler,çıldırmış zihinler,aç beyinler ve mideler,boşa bakan gözler ve boş kalpler,üşüyen davranışlar ve eller,kokan nefesler ve adımlar insana her şeyi yaptırabilir.
  Bir baba çocuğunun gözü önünde eşini defalarca bıçaklayabilir,genç bir erkek evlat annesini öldürüp parçalara ayırabilir.Aç bir insan,karnını doyurmak için akşam işten eve dönen genç bir kadını bıçaklayabilir,hem de cüzdanında sadece 20 milyon olan bir kadını,tecavüz de edebilir.Kredi kartı borçları yüzünden önce eşini ve çocuklarını öldürüp sonra kendisini öldürebilir,bir adam.Eski sevgilisini yakabilir,barışma teklifini reddedildiği için.Kendi çocuğu öldü diye komşusunun çocuğunu kaçırıp fırında da yakabilir bir kadın.İnsanlar düşünceleri yüzünden öldürülür,mahkum edilir,suikaste kurban gidebilirler.Kadınlar taciz edilebilir,olağan karşılanır.İnsanlar birbirlerini balkondan atabilirler,kulaklarını kesebilirler.Parçalarını poşete koyup mekan belirleyip dağıtabilirler,saksıya gömerler..Daha bir sürü aklıma gelmeyen yaşanmışlıklar var.
  Sanki soluduğumuz havada kana karışan insanları insanlıktan öte birşey yapabilen bir karışım var.Çöplük gibi bir yerde soluyoruz.Herkesin elinde bir fırça başlıyoruz bir şeyler yaratmaya,ama insalığa yaraşmayan şeyler.Öyle bir hal almış ki,alışmışız.Olur böyle şeyler diyoruz.Olur böyle şeyler...
  Ve bir de bu tablonun kıyıda köşede kalmış çizimleri de var. Hayatta herkesin kapı numarası farklı.Ve çok çok kötüsüde bazılarının anahtarları bile yok.İki ucun arasındayım.Sürekli sorgulayıp duruyorum ve hiç bir zaman cevap bulamadığım soruyu soruyorum.Neden?
  Bu kadar zıtlık çok çok fazla.Ne bileyim birisi köpeğinin yemini düşünürken,diğer bir insanın elinde çocukları ölüyor açlıktan.Bir çok şeyin tadına varamadan ölen insanlar var,daha değil,daha bir şey yaşamadım ki diyerek gözlerini kapatanlar var.Geçen otobüste ego kartının nasıl kullanıldığını bilmeyen bir kadın gördüm.Zaten perişandı hali.Kumpir yememiş insanlar biliyorum.Birine hayat çok güzelken diğerine bu kadar boktan olmasın ya.
   Eve dönüşlerde otobüs camlarında her gün bunlar tık tık vuruyor,sonra dönüp bakıyorum camdan dışarı,başlıyorum neden neden?....Otobüsten dışarıya bakmak sanki her şeyin dışındaymışım gibi hissettiriyor bana,inene kadar.sonra hayat devam ediyor.hayat bombok devam ediyor.Otobüsteyken bir sürü şey vardı aklımda ama inince oturduğum yerde bırakmış olmalıyım,yazmak istediklerim bunlar değildi aslında.

zaman: Perşembe, Ekim 14, 2010 , 3 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

''Yabancısı olduğu şeyi barbarca,kendi aklına uyduramadığı şeyi akıl dışı diye niteleyen o değil midir?''

zaman: Çarşamba, Ekim 13, 2010 , 1 Comment | Bu yayına verilen bağlantılar

   İnsanlara karşı bir şey hissetmediğimde nefret etmeyi öğrendim.Dediğin gibi boşluklar her zaman doldurulurdu.Ekşi,rahatsız edici ama bağımlılık yapan bir tat.Ayaklarımın,gözlerimin,ellerimin ve dudaklarımın bana ait olmadığını anladığımda acının var olmadığını öğrendim.Ölüm dışında.Düştüğünde kanayan,gördüğünde körleşen,burkulduğunda onarılmayan soyut varlığın,başı açık sonu kapalı bir çizginin üzerinde Tanrı'yla dans etmesinin huzur verdiğine tanıklık ettim.Dediğin gibi biraz ilerlemek yetiyordu,bir sonraki adım seni başlangıca yaklaştırıyordu.Huzura ramak kala yorulmaksa kaçınılmazdı.Herkes sıfır noktasına gelemiyordu.
   Göle atılan bir taşın yarattığı etkisinin sesinden kuvvetli olduğunu anladığımda,kendimi çırılçıplak,uçurumdan sulara bıraktım.Ama sesim bedenimden ağırdı.Bir taş kadar olamadım.Battım,battım.Battıkça nefes aldım.Dediğin gibi yer çekimine karşı koyamayacak kadar sarhoşluk,yere kapaklandığında taş zeminin soğukluğunda,kulaklarına göle atılan taşın sesini doldururdu,zayıf sesini.Bilirdin ki su herkese sahip olduklarıyla muamele ederdi.
   Gözlerim kapalı geldiğim dünyadan gözlerimi kapatarak gideceğim,açık kaldığı sürede yaşadıklarım kırılgan boşluğumu dolduracak.Dediğin gibi boşluklar her zaman doldurulur.

zaman: Cumartesi, Ekim 09, 2010 , 5 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

Kırık tablodan akan renkler boyuyordu zemini.Elini renge bulamak istemedi.Biliyordu çünkü,çok konuşan yalnızlığı kendisini resmeden her şeyden nefret ederdi.
Bir konuşma sırasında 'çıkabileceğin her merdiven seni benim nefesime biraz daha yaklaştırır,ineceklerinse köklerime,hareket etmediğin sürece de saracağım seni' demişti,yalnızlığı.O anda düşleri,umutları,mutlulukları,sevdikleri arasında gitti ama gelmedi.Kapıyı sonuna kadar aralayıp aceleyle çıktı.Bilemezdi kendisinin açık bıraktığı kapıdan zile basarak gireceğini.Yalnızlığıyla selamlaştı,girdi içeri.Korkutuyordu şimdi,ellerinin biraz mavi ve yeşilden,biraz mor ve sarıdan,biraz da kırmızıdan alabileceği nefesi.
Gitti,yüzündeki şekilsiz yalnızlığa su serpti.

zaman: Cuma, Ekim 08, 2010 , 2 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

  Bu dünyanın böyle can havliyle çalışmasının ve bu telaşının,bu koşuşturmacanın amacı ne?Para ve başarı hırsının,zenginlik peşinde,güç peşinde,üstünlük peşinde koşmanın sonu ne?


Zenginlik,ihtişam,şan,şeref için bunca kirli bir debelenme ancak sıradan insanın refahıyla kendini haklı çıkarabilir.

zaman: Perşembe, Ekim 07, 2010 , 4 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar

  Hayatta insanı yalnızlaştıran bir sahtelik var.En azından benim için.Çok farklı bir biçimde sözlerde,gözlerde,bazen bir sarılmada,öpücükte,dilenen bir dilekte,hatta duada beden buluyor.İçimde fazlalık olarak hissetiklerimi bozdurup harcama taraftarıyım,hem de en güzel olanı almaya çalışarak,elimde ne kadar kötü şey varsa.Ama bu durumda bunu yapamıyorum.Çünkü sevdiklerime yabancılaşıyorum.Kısa süren ama sık sık tekrarlanan bir şey bu.
  Hepimiz-insan olmak bakımından-bir şeylerde eksiğiz,bir yerlerde kayıbız ve az buçuk suçluyuzdur.Ama bazen o kadar negatif elektrik alıyorum ki.Yaşanan,paylaşılan anlar hatrına bunu büyütmemeye çalışıyorum.Sahiden olmayan davranış ve sözler beni suskunlaştırıyor ve canımı çok sıkıyor.İnsanlarla yalnızlaşıyorum,daha doğrusu sevdiklerimle,ama bu durumlarda sevmiyorum hiç birini.
  Keşke büyürken içimizdeki çocuk o hep en masum,saf yaşlarda kalsa,bize dürüstlüğü,paylaşmayı ve karşılıksız sevmeleri,vermeleri hatırlatabilse.En önemliside gerçekçi olmayı.Katışıksız olmayı.Vardır illaki böyle insanlar ama ben daha rastlamadım.

zaman: Cuma, Ekim 01, 2010 , 2 Comments | Bu yayına verilen bağlantılar